30 Nisan 2013 Salı

Altı Satırda Aşk Romanı


4.4.943 Adana 



Pek az fotoğrafın arkasına yazılan, görüntünün kendisinden daha güçlü olur. 
Tutkuyu, özlemi bundan daha iyi anlatanı var mı? Bilmiyorum. En azından bendekiler arasında yok. Özleminin karşılıklı olduğundan bu kadar emin olan, “Kocacığın” yazıp altını imzalayabilen şu adamınki ne büyük bir mutluluk. Kim bilir kaç zamandır kısılıp kalmış şu adamınki ne büyük çaresizlik…

4.4.943
Adana 
Sevgili karıcığım, sana Hatıra olarak
gönderiyorum.
daima bakarsın.
Kocacığın

Bin dokuz yüz kırk üç İkinci Dünya Savaşına girilmemiş olmasına rağmen savaşın yarattığı ekonomik ve sosyal olumsuzlukların Türkiye’de en derinden, en berbat hissedildiği yıl. O dönemde Türkiye nüfusunun yaklaşık 18 milyon, silah altındakilerin bir milyon olduğunu düşünürsek hemen hemen her on sekiz kişiden biri asker. Ekonomik yaşamdan çekilen bu büyük iş gücünün toplumsal yapıda yarattığı sıkıntılar öyle kolay omuzlanacak şeyler değil. O zamanlar omuzlanmış gibi görünen “şeyler”in yarattığı travmaları Türkiye’de 1945 sonrasının  politik ve sosyal şekillenişinde gözlemek, izlemek zor değil.   Murat Metinsoy alçak gönüllükle“Savaşın sıradan insanlar, işçi sınıfı, küçük esnaf, küçük köylülük, kadın ve  çocuk üzerindeki etkilerine ve bu kesimlerin savaşın getirdiği değişikliklere ve savaş yıllarındaki devlet politikalarına tepki ve direnişlerine, toplumsal değişim sürecindeki rollerine dair ayrıntılı çalışmalar henüz yapılmadı” dese de,  “ İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye”  adlı kitabı sanırım konu ile ilgili şimdiye dek yapılmış en ayrıntılı, toparlayıcı ve anlaşılır  çalışma.  Bu ufak fotoğrafa bakıp, önü ve arkasının söyledikleri  ile yetinmek istemeyenler için epey yararlı olabilir.

BvP

Metinsoy, Murat. İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye, “Savaş ve Gündelik Yaşam”, Homer Kitabevi, 2007.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Şef

Anadolu'da Hava Alanı 50'ler


Evet, bu kadar kolaydı işte. Uçak piste iner; terminale yaklaşır ve motorları dururdu. Sen de elini kolunu sallayarak inerdin. Bu fotoğrafın çekildiği yıllarda (ellilerin başları- ortaları?)  sivil uçaklar da,ihtiyaca cevap verebilecek donanıma sahip askeri hava alanlarını kullanıyordu [1] Pistin hemen  yanındaki  alçak ve basit kule, ortalıkta bir yolcu salonun görülmeyişi, pisti sınırlayan eğreti ip buranın o tür bir “meydan” olduğunu söylüyor. Fakat yine de, boş olarak bekleyen otobüs ve önünde  küçük de olsa bir gurup karşılayan– veya – yolcu edenle bir bölümü sivilleştirilmiş.

Yüzü bize dönük olanların kravatsız ve kasketli oldukları seçiliyor. Devlet işletmelerinde çalışan,  o yörenin insanı işçiler gibi…  Uçaktan inecek  Karayolları Bilmem kaçıncı Bölge  Makine İkmal Şefini alıp, şehrin bir parça dışındaki “bölge”ye götürecekler. Anadolu'daki  devlete ait hizmet birimleri  – şimdi de öyle mi bilmiyorum – eskiden çok geniş alanlara kurulu ve her tür işlevin bir arada olduğu, kendine yeterli bir tür sivil “üs” biçiminde olurdu.   Örneğin  bin dokuz yüz yetmişlerde Diyarbakır Karayolları  Dokuzuncu Bölge Müdürlüğü bakım atölyeleri, malzeme yakıt ve yedek parça depoları,  büro-yönetim yapıları, lojmanları ve dinlenme tesisleri ile devasa bir kompleksti.  İçinde güzel , havuzlu filan bir  çay bahçesi olduğunu, pide lahmacun vs yapıldığını hatırlıyorum. Özellikle elliler ve altmışlarda doğu’ya giden ve özellikle zorlu arazi şartları ile de boğuşmak zorunda kalan sivil  devlet çalışanlarına da  yaşamı kolaylaştırmak ve bir nebze cazip kılabilmek için düşünülmüş akıllıca bir fikir.
 
“Şefim” güneş gözlükleri, net olmayan şu  fotoğrafta bile kolayca seçilen tertemiz ayakkabıları ile pek yöreye ait değil (arkası bize dönük subaylar ve beyaz ayakkabılı hanımefendi gibi).  Şişkin evrak çantası  ve omzundaki ince kayışın ucunda büyük ihtimalle bu fotoğrafı çeken makinenin kılıfı kıyafeti tamamlıyor. Bol spor ceket ve koyu renk gömlek nedense şu kafamdaki “şefim” hüviyetine tam uygun.  Karayolları Genel Müdürlüğündeki odalarında pipo içip birbirlerine “yes”, “orrayt” diyen,  bin dokuz yüz ellilerin Amerika’da eğitim görmüş mühendislerinden de olabilir.  Ama daha çok sıkça arazide bulunan,  iş makinelerinin mükemmel çalışmasından, arızaları veya yedek parça tedariğinden (ikmalinden) sorumlu biri, ya da menfezler, küçük köprüler yapan bir inşaat mühendisi olmasını istiyorum.  Sahada değilken de, zerinde soluk mavi iş önlüğü ile atölyede geçiriyor vaktini. 
Ankara veya İstanbul'a yapılmış  kısa süreli yolculuğun (görev?, “vazife”) ardından çalıştığı küçük Anadolu kentine dönüyor, kendisini seven çalışanlar ve şöförü kendisini karşılamaya gelmişler, (belki de tıpkı o yıllarda benzer bir iş yapmış olan  babam gibi)….

BvP 



..............
[1] Zaten Yolcu uçakları da genellikle 1945’den sonra  Hava Yolları envanterine girmiş Douglas DC-3 “Dakota”lardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında C-47 adıyla nakliye uçağı olarak binlerce üretilmiş, kullanılmış bu uçaklar savaşın bitimiyle Amerika ile dirsek temasındaki müttefik  ülkelerin ordularına askeri yardım programı çerçevesinde, sivil kullanım için de hava yolu şirketlerine çok ucuza verildi. Türk Hava Yollarında da 1960’lara kadar kullanıldılar.


21 Ocak 2013 Pazartesi

Beyaz Falkon’da Bir Bey

Curtiss-Wright CW-22 Eğitim Uçağı 



Fotoğrafı   Ahmet  bana yollayıp da yaz bakalım bir şeyler dediğinde birazcık tırstım açıkçası. Uçağın içinde poz veren bir bey… O kadar … Ne yazayım ki ben şimdi buna. Muhtemelen hafta sonu pilot olan eniştesini ziyarete gitmiş bir lise talebesinin kendini Top Gun şeyi (neyi?) zannedip eniştesine rica minnet çektirttiği bir hatıra fotoğrafı işte. Enişte bey  her ne kadar yassah (veya sakıncalı) olsa da kıramamış kayınçoyu; mümkün olduğu kadar uçağın tipini, numara v.s.  göstermeden kadraja alarak basmış deklanşöre…

Bunları yazacaktım fasulye aklımca. Hatta saçlara takılmıştım. Acaba limon kolonyası ile mi taranmıştı yoksa Hasan marka briyantin imalatı başlamış mıydı çoktan ? Saç şekli ve gömlek için yorum yapmak benim tevellütü aşıyor hakikatten.

Biraz tayyareden bahsedeyim isterseniz, azıcık malumatın kimseye bir zararı olmaz.

Beyaz ve Kara Falcon kardeşler mutlu günlerinde.
(Fotoğraf : Özkan Türker arşivi)
Otuzların sonları, savaşın arifesi. Hava kuvvetlerimiz eldeki eski model tayyarelerini yenileme çabasında fakat mal kıymetli, paranla bile alamıyorsun... Bırak hibe, hediye, v.s yalan o zamanlarda. Araştırma sürerken Amerikan Curtiss firması "Falcon tayyarelerini tiko para hemen teslim ederim" diyor. Bakıyor bizimkiler mal güzel, ihtiyacı karşılar, yazılıyorlar hemen.


ve 1940 yılında 50 adet tayyareyi veriyor Curtiss. Eskişehir’de bulunan Uçuş Okulu’nun  2.Tabur 3.Bölüğü alıyor yeni tayyareleri. O zaman için hakikatten güzel tayyare bunlar. Yalnız bizimkiler biraz bocalıyorlar çünkü iniş takımlarını kanat içine alan bir tayyare ile ilk defa uçmaya başlamışlar. Doğal olarak bir sürü kaza, üzücü olay v.s. Sonra diyorlar ki bir bunların tekerleklerini sabitleyelim alışana kadar. Yapıyorlar da. Kazalar azalıyor doğal olarak. Bir müddet geçince artık alıştık bir dangalaklık yapmayız diyorlar, açıyorlar kilitleri. Ve kazalar tekrar başlıyor. Her neyse  pek sevilmiş olsa gerek aynı modelden bir sipariş daha geçiliyor Curtiss’e ve 1942 de 50 adet daha satın alınıyor. İlk gelen tayyareler kamuflaj boyalı olduğu için Kara Falkon adı takılmış. Yeni gelenler ise metalik renkli ve bunlara da Beyaz Falkon demişler. Bu tayyareler hem hava kuvvetlerinde hem de o zamanlarda gedikli astsubay pilotların yetiştirildiği Türk Hava Kurumu’nda  kullanılmış taa ki dost ve müttefik Amerika Marshall yardımı ile 1949’da T-6 Texan tayyarelerini verene kadar. Bundan sonrası malumdur ki hizmet dışı kalmış tayyareler düdüklü tencere , matara , kap kacak, korniş olarak hizmete devam etmişler. Fakat nasıl olmuşsa bir tanesi hatıra olur gelecek kuşaklara diye vermemişler hurdacıya, korumaya almışlar ve bir şekilde korunmuş da günümüze kadar (*).

Falcon tayyaresinin merhum Nejat Deryakulu tarafından
orjinaline uygun olarak yapılmış istikamet dümeni .
(Fotoğraf : Özkan Türker )
Hikayeye malzeme olan uçağın ön pilot mahalli (kokpit)
bugünkü görünümü  (Fotoğraf: Özkan Türker)
Curtiss (Beyaz) Falcon tayyaresinin bugünkü durumu.
http://www.hho.edu.tr/muze/600/curtis.htm)

Her ne kadar korunmuş olsa da bu bizim Beyaz Falcon pek hakir görülmüş, bir hangardan bir piste itilmiş kakılmış, olmuş Bataklı Damın Kızı Aysel. Neticesinde, kuyruk dümenini kaybetmiş. Altmışlı yıllarda bir müze açılması fikri emirle ciddiyete bindirilince rahata ermiş Beyaz Falkon. Artık onun da kalan ömrünü huzurla geçireceği bir hangarı olmuş. Kaybettiği kuyruk dümeni hayırsever bir emekli hava subayı tarafından orijinaline uygun olarak yeniden yapılmış ve boyanmış. O artık yeni müzesinde ziyaretçilerini beklermiş…

Yazımıza mevzu,  işte bu uçağın muhtemelen 1940-50 arası bir dönemden fotoğrafı. Daha sonra çekilmesi zor bir ihtimal.

Durum bundan ibaret, basit bir tayyare içi fotoğrafından ne hikayeler çıkıyor. Bakalım daha  neler göreceğiz  şu sahaf mallarından?

Özkan Türker





(*)  Tahminen 442 adet üretilmiş bulunan Curtiss Falcon tayyaresinden günümüze sadece iki tanesi gelebilmiştir. Bunlardan bir tanesi  Florida’daki Donanma Hava Müzesi’nde  diğeri İstanbul’daki Hava Kuvvetleri Müzesi’ndedir.










14 Ocak 2013 Pazartesi

Memurlar

Devlet Memurları Tatil Gününün ve Güneşin Tadını   Çıkarıyor
İskenderun Sahili 1947 veya 1948

Hukuk fakültesini bitirmemize yakın, arkadaşım Mehmet’le kafa kafaya verip, Bahariye Caddesi’nin ara sokaklarındaki bina cephelerine serpilmiş paslı avukat bürosu tabelalarına bakarak ve epeyce dramatize ederek mezun olduktan sonraki iş hayatımızın hayalini kurmaya başlamıştık. Adım atanın içini kokusuyla kaldıracak, filtresiz, ucuz sigaraların dumanı sayesinde erimeyen sise boğulmuş bir hanın odacığında,  beyazlamış uzun bıyıkları nikotinden sararmış, adliyeye giderken elinde salladığı bond çantasının kapağı yerinden kopup ayrılmaya yüz tutmuş, eşten dosttan gelen üç-beş icra davasının takibinden başka şey yapmayan, avukat kelimesinin vaktiyle ifade ettiği saygının hakkını veremeyenlerden olup, ölene dek sefaletle savaşacaktık. Detaylandıkça insanın hem içini acıtan, hem garibanlığına güldüren bu hayal, sonradan basbaya fobimiz oldu. O kadar ki; ben yurtdışına yüksek lisans yapacağım diye bir daha geri dönmemek üzere kaçtım, Mehmet akademik kariyer edinmek için avukatlığı bir kenara bıraktı.

Baron von Plastik’in fotoğrafa koyduğu “memurlar” ismine bakarken, fotoğrafın çekildiği sıralarda memurluğun saygın bir mevki olduğunu tekrar hatırladım. Sonra en kötü televizyon şovlarının yayınlandığı yerel kanallara benzer bir estetik anlayışıyla hizmet veren Memurlar.net web sitesine ve şimdiki memur profiline aklım gitti. Derken yönetici kademesinde sayılmayan cins çoğu düşük seviye memurluğun artık nasıl da bir paçozluk, nasıl bir yokluk, nasıl bir muhtaçlık çağrıştırdığını; bu insanların çeşitli sınavlar, kuralar ve çekilişlere, değişip duran uçucu haklara bağlı şekilde görevlerini yapmaya çabaladıklarını düşündüm. Mehmet’le sararmış bıyıklı gelecek öngörümüz, belki de şimdinin memurlarında can bulmuştu. 

Kalemimi koyverdiğim bu uzun girizgâhın ardından fotoğrafta neyi işaret etmek istediğime geleyim:
Tatlı bir bahar günü öğleden sonrasında  (gölgelerin düşüşü beni güneşin biraz olsun eğildiğine ikna ediyor) az önce yenmiş yemeğin üstüne içilen Türk kahvesinin ve keyif sigarasının yanında kimisi sayfalarını paylaştığı gazetesini okuyor, kimisi kılığından asker olduğu belli olan arkadaşına yanaşmış, fotoğrafçı için poz kesiyor. Herkesin sandalyesi objektife dönük, garson bile olduğu yerde dikilerek hazrolda durmuş. Dirsekten büküp sol omzuna yasladığı tepsisinin hemen arkasında kalan, bir kayanın üstüne çökmüş ufku seyreden adamı bileğinde taşıyor sanki. Yalnız hepsinden önemlisi, fotoğrafın kadrajına aslında çağırılmamış, sol arkada oturan esmer yüzlü, yoksul görünüşlü adam. Bu adamın rütbe vermeyen cinste kep takılan mesleklerden birine mensup olup, bekçi veya kapı görevlisi olarak çalıştığını tahmin ediyorum. Uzaktan, memurlar grubunun çektirdiği fotoğrafa başka açıdan bakıyor; mühim adamların dimdik oturuşlarını, ilikli yakalarını, kendisinin tersine mevsimle uyumlu giyimlerini yaban gözlerle süzüyor. 
 
Elmira
 
 
 

9 Ocak 2013 Çarşamba

Belgesidir (Tuhaf İnsanlar)



Uzaktayken hasretle birbirine mektuplar yazıp fotoğraflar gönderen karı-koca, şimdi kayınvalidenin gözetiminde, kavuşmayı kutluyorlar. Önlerine ayrılıklarının tarih şeridini dizmişler adeta: Şekerliğe dayalı duran miğferli bir askerken polaroidle çekilmiş adamın fotoğrafı, az ilerisinde tüylü masa süsüne yaslı, yine askerde arkadaşlarıyla pozu(belki de cephede? Baron von Plastik bu konuları daha iyi bilecek, formayı da değerlendirecektir eminim), hemen yanında kim bilir sırtını masanın üstünde duran neye yaslamış, güzel yüzünü de, boynunu posunu da unutmasın diye karısının stüdyoda çektirip yolladığı fotoğrafı ve hemen altında özenle yerleştirilmiş iki küçük vesikalık.

Adam fotoğrafın sağında, güneş altındaki talimlerden esmerleşmiş yüzünde hayli içten, memnun bir gülümseme; adeta kapıdan girdiği gibi kadın şefkatiyle etrafı sarıldığı için yüzüne kan gelmiş. Yalnız şu telaşta bile ihmal etmemiş, elinde desenli, porselenden bir kutu tutuyor. Belli ki annesinden hatıra olsun diye alıp götürmüş veya başka bir manevi değerihayatı pahasına ayakta tutmayı simgelesin diye onunla beraber bunca yolculuk etmiş. Şimdi bu karede, özenle ve biraz da anlamsızca salonun orta yerine çekilen masanın üstünde, hatıralar geçidinin son parçası o kutu. “Seni de unutmadım anacığım” kutusu.
Kayınvalidenin öbür yanında oturan ve aradaki hasretin hala tam olarak sona ermediğinin farkındaki gelin, belli belirsiz surat asıyor. Yine de bir gece önceden sarılmış saçları, makyajlı yüzü, boynuna önemli günlerde taktığı üç sıra hakiki inci kolyesi kocasının dönüşüne duyduğu hevesi gösteriyor. Fotoğrafçıya doğru doğrulttuğu kör bakışlarında “Herkes gitse de kavuşsak” sabırsızlığı.

İşte bu fotoğraf tüm bunların belgesidir. 

Elmira 

Hiç tanımadığı  insanların bilmediği  halleri konusunda  şeyler yazmaya çok hevesli olmasak bu işlere kalkışmazdık elbette ama,  şu fotoğraf cesaretimi bütünüyle kıranlardan. 
Öyle bir durum ki şu masanın etrafında olanlar,  bir iki  üfürük bilgi kırıntısından başka söyleyecek  şeyim yok. Daha önce böyle bir şey görmedim maalesef. Bilinmedik bir sosyal davranış, bir moda  gibi. Şimdilerin pek revaçta sehpa ortasındaki nesne etrafına hafifçe dolanarak biçim verilmiş  örtü türü bir  "şekil"  var sanki orada.
İnce tüylerden  süsün önündeki bir dizi fotoğrafın genç  üsteğmen ve genç kadına ait olduğu anlaşılıyor. Stüdyoda çektirilmiş fotoğrafta da aynı inci dizilerini takmış.   Arazide çekilmiş, tüylerin tam önündeki büyükçe fotoğrafta ise  manevra kayışlı, kepli ve güneş gözlüklü  bir grup genç asker var. Soldaki daha eski döneme aitmiş gibi görünen bir üniforma giymişken, sağda ayakta duranın üzerinde 1947'den sonra orduda kullanılan "Ike Jacket"e benzer  veya tulum gibi bir şey var.  Aynı üniformayı  "esas" fotoğraftaki subayın üzerinde de görüyoruz. Sokakta  giyilen bir üniforma değil de;  arazide , garnizon içinde giyilen bir şeye benziyor. 

Ama tüm bunlar bana;  masa üzerine fotoğraflar, tüyler ve teneke bir kutu konularak çektirilmiş şu fotoğrafa nelerin gizlenmiş olduğun, gizlenenlerin  kime ne söylediğini açıklayamıyor. 

BvP 






15 Aralık 2012 Cumartesi

Yüzsüz Adam / Kestim Aldım


Kestim Aldım 


Gözden düşen,  ilişkilerin eskisi kadar tat vermez olduğu, hatta akla geldikçe tuz ruhu içmişçesine mideyi yakan insanları toplu resimlerden çıkarmak pek yabancısı olunan bir şey değil. Fotoğraflar üzerinde oynamak Stalin dönemi propagandacılarının da pek sevdiği bir uğraşlardan biri. Örneğin, otuzlarda Sovyet gizli servisinin başında olup, devrime zarar veriyorlar/verir olabilirler/ ya verirlerse/belki de vermişlerdir nerden biliyoruz he? Demek suretiyle kim bilir kaç bin insanı akıllara ziyan yöntemlerle temizleyip, "baskın karakter özellikleri insancıllıklarıydı" diyemeceğimiz yoldaş Stalin ve yoldaş Molotov’un bile yüreğini bunaltan Nikolai Yezhov temizlenip yerine Laurenti Beria geçtiğinde,fotoğraflardan da siliniyor. Sırası gelince Beira'da  temizleniyor, merak etmeyin. Haaa, yeri gelmişken; Yezhov’da kendisinden önceki şef Yagoda’yı temizliyor! Sürekli bir temizlik hali  işte. 


Bizim fotoğraftan temizlenenin bu denli büyük günahları olduğunu sanmıyorum. Yine de, solundaki hanımefendi’nin midesini tuz ruhu içmişçesine yaktığı kesin. Yüz ifadesinden kolayca anlaşılıyor zaten. Temizliği gerçekleştirenin de o olduğuna inancım tam. Ne denli bunalmış ki, zarif ve dikkat çekmeyecek bir yöntem üzerine kafa yormadan, ince bir makas (şu tırnak kesmek için kullanılan ucu sivri, hafifçe yukarı kalkık olanlardan) ile halletmiş işi.  Fotoğrafın  çok önemli bir anı belgelediğini düşünüyorum. Tümüyle yok etmek yerine, sadece can sıkıcı öge ayıklanmış. Acaba o anda, o fotoğrafta yer alan diğer kişiler de zihinlerinden bu şekilde kesip çıkarabildiler mi şu kareden zorla çıkarılanı? 

BvP 



Yüzsüz adam!
Fotoğraftan çıkartılması tesadüf değil; büyük ihtimalle kelimenin her iki anlamıyla da yüzsüz bu adam! Daracık bir alandaki manevra ustalığa bakacak olursak, manikür sırasında kullanılan ucu incecik et makası marifetiyle fotoğrafı kesen elbette ki bir kadın. Doğal olarak, bu işi yapanın kol kola oturduğu hanım olduğunu düşünüyorum (ki kadının kolları üstten kavrayan olduğuna göre demek bu ilişkide daha özveride bulunan, peşinden koşturan zaten hep kadın tarafı oldu). Canı nasıl yandıysa, kavga-dövüşle ilişkileri bittikten hemen sonra, yüzsüz adam henüz yatak odasından pılısı pırtısıyla henüz temelli ayrılmadan belki, küçük bir pikaptan yükselen nağmeler ve Türk kahveleri eşliğinde bir çay bahçesinde, sol tarafta kaldığını tahmin ettiğim deniz manzarasına karşı keyif ettikleri günün fotoğrafından adamın yüzünü alelacele ayıkladı.


Maalesef, gerçek hayatta olduğu gibi, yüzü çıkartılıp siyah beyaz fotoğrafta güneşli bir günün aydınlığına karıştırılsa, unutulmaya bırakılsa da, hantal vücutlarıyla fotoğrafların bir yerinde yayılıp,  filtreye dayanmış sigaranın son nefeslerini öngörülemeyen sinsi planların tebessümüyle içine çekiyor bu yüzsüz adamlar.
Elmira





10 Aralık 2012 Pazartesi

Balıklıova'da Dehşet / Balıklıova'da Üç Yabancı



Tahmin edileceği  gibi, bu işlere soyunmuş biri olarak koleksiyonumda epey fotoğraf var.  Fakat bu kadar garip olanı pek az (Belki de tuhaf fotoğraflar serisi de yapmalı). İlk bakışta normal gibi görünen bir an bu… Dar, ufak koyun kıyılarından birinde  sigara içen iki genç adam.  Belki de deniz bile değil;  kıyıya yakın bitki örtüsüne bakılırsa ufak bir göl kıyısı diye düşünmek daha uygun. Ama bütün bunlar pek önemli değil,  esas önemli ve anlaşılmaz olan; şu Orhan Kemal’in gençliğini  veya  40’ların Amerikan filmlerinden fırlamış dedektifleri andırır  genç adam ve duruşu, kareli gömleği, elindeki  komik plaj çantası ile bu iki adamın bir arada, aynı karede yer almaları. 

Aynı fon önündeki tek tek fotoğrafları bile muhtemelen bu denli garip gelmeyecekti. Ama şu halleri ile, deniz kıyısında işlenmiş feci bir cinayeti araştıran, birbirinden karakter ve  cinsel tercih itibarı ile epey farklı iki dedektifi  canlandırdıkları  bir filmin setindeler sanki (… Sabahtan beri  Balıklıova’da, üzerine eskice bir çarşaf örterek sineklerin hücumundan korumaya çalıştıkları cesedin başında sigara içip, kendi aralarında sessizce konuşarak  Karaburun’dan gelecek müddeiumumi’yi  bekleyen iki görevli olmaları pek ala mümkün.  Kareli gömlekli olan Adli Tıp Mütehassısı Kız Vasfi. Diğeri de,  İzmir Emniyeti Cinayet Masası komiserlerinden meşhur Fişek Celal. Manisa Lisesinden arkadaş, iyi dostlar olduklarından genellikle bu tür işlerde beraber görevlendiriliyorlar…) ne bileyim ben?.
 
BvP 





Balıklıova’da üç yabancı

Bu iki adam ve karşılarında durup fotoğrafı çeken üçüncüsü, çocukların yarı çıplak suda oynadıkları sıcak bir günde, Balıklıova’da, giyimlerindeki ciddiyetten ve sağdaki adamın elindeki çantadan da anlaşılacağı üzere kısa bir süre içinde gerçekleşecek bir şeyi, birinin gelmesini veya bir yere gitmeyi sıkıntıyla bekliyorlar. Eski detektif filmlerindeki kritik sahnelerde olduğu gibi neredeyse poz kesercesine birinin objektife, diğerinin yapılacakların hesabıyla uzak ufuklara bakması o ana gizem üstüne gizem yüklüyor. Bu esnada kazara kadrajın içine giren, bazısı keyifle uzanmış ve bazısı koşturan çocuklar ve uzakta yanaşan sandal, bu üç adamın beklediği her neyse onun yerli halk için çok da bir şey ifade etmediğini, tembel günlük yaşantının düzenini en azından şimdilik, doğrudan bozmayacağını gösteriyor.

Elmira