14 Ocak 2013 Pazartesi

Memurlar

Devlet Memurları Tatil Gününün ve Güneşin Tadını   Çıkarıyor
İskenderun Sahili 1947 veya 1948

Hukuk fakültesini bitirmemize yakın, arkadaşım Mehmet’le kafa kafaya verip, Bahariye Caddesi’nin ara sokaklarındaki bina cephelerine serpilmiş paslı avukat bürosu tabelalarına bakarak ve epeyce dramatize ederek mezun olduktan sonraki iş hayatımızın hayalini kurmaya başlamıştık. Adım atanın içini kokusuyla kaldıracak, filtresiz, ucuz sigaraların dumanı sayesinde erimeyen sise boğulmuş bir hanın odacığında,  beyazlamış uzun bıyıkları nikotinden sararmış, adliyeye giderken elinde salladığı bond çantasının kapağı yerinden kopup ayrılmaya yüz tutmuş, eşten dosttan gelen üç-beş icra davasının takibinden başka şey yapmayan, avukat kelimesinin vaktiyle ifade ettiği saygının hakkını veremeyenlerden olup, ölene dek sefaletle savaşacaktık. Detaylandıkça insanın hem içini acıtan, hem garibanlığına güldüren bu hayal, sonradan basbaya fobimiz oldu. O kadar ki; ben yurtdışına yüksek lisans yapacağım diye bir daha geri dönmemek üzere kaçtım, Mehmet akademik kariyer edinmek için avukatlığı bir kenara bıraktı.

Baron von Plastik’in fotoğrafa koyduğu “memurlar” ismine bakarken, fotoğrafın çekildiği sıralarda memurluğun saygın bir mevki olduğunu tekrar hatırladım. Sonra en kötü televizyon şovlarının yayınlandığı yerel kanallara benzer bir estetik anlayışıyla hizmet veren Memurlar.net web sitesine ve şimdiki memur profiline aklım gitti. Derken yönetici kademesinde sayılmayan cins çoğu düşük seviye memurluğun artık nasıl da bir paçozluk, nasıl bir yokluk, nasıl bir muhtaçlık çağrıştırdığını; bu insanların çeşitli sınavlar, kuralar ve çekilişlere, değişip duran uçucu haklara bağlı şekilde görevlerini yapmaya çabaladıklarını düşündüm. Mehmet’le sararmış bıyıklı gelecek öngörümüz, belki de şimdinin memurlarında can bulmuştu. 

Kalemimi koyverdiğim bu uzun girizgâhın ardından fotoğrafta neyi işaret etmek istediğime geleyim:
Tatlı bir bahar günü öğleden sonrasında  (gölgelerin düşüşü beni güneşin biraz olsun eğildiğine ikna ediyor) az önce yenmiş yemeğin üstüne içilen Türk kahvesinin ve keyif sigarasının yanında kimisi sayfalarını paylaştığı gazetesini okuyor, kimisi kılığından asker olduğu belli olan arkadaşına yanaşmış, fotoğrafçı için poz kesiyor. Herkesin sandalyesi objektife dönük, garson bile olduğu yerde dikilerek hazrolda durmuş. Dirsekten büküp sol omzuna yasladığı tepsisinin hemen arkasında kalan, bir kayanın üstüne çökmüş ufku seyreden adamı bileğinde taşıyor sanki. Yalnız hepsinden önemlisi, fotoğrafın kadrajına aslında çağırılmamış, sol arkada oturan esmer yüzlü, yoksul görünüşlü adam. Bu adamın rütbe vermeyen cinste kep takılan mesleklerden birine mensup olup, bekçi veya kapı görevlisi olarak çalıştığını tahmin ediyorum. Uzaktan, memurlar grubunun çektirdiği fotoğrafa başka açıdan bakıyor; mühim adamların dimdik oturuşlarını, ilikli yakalarını, kendisinin tersine mevsimle uyumlu giyimlerini yaban gözlerle süzüyor. 
 
Elmira
 
 
 

9 Ocak 2013 Çarşamba

Belgesidir (Tuhaf İnsanlar)



Uzaktayken hasretle birbirine mektuplar yazıp fotoğraflar gönderen karı-koca, şimdi kayınvalidenin gözetiminde, kavuşmayı kutluyorlar. Önlerine ayrılıklarının tarih şeridini dizmişler adeta: Şekerliğe dayalı duran miğferli bir askerken polaroidle çekilmiş adamın fotoğrafı, az ilerisinde tüylü masa süsüne yaslı, yine askerde arkadaşlarıyla pozu(belki de cephede? Baron von Plastik bu konuları daha iyi bilecek, formayı da değerlendirecektir eminim), hemen yanında kim bilir sırtını masanın üstünde duran neye yaslamış, güzel yüzünü de, boynunu posunu da unutmasın diye karısının stüdyoda çektirip yolladığı fotoğrafı ve hemen altında özenle yerleştirilmiş iki küçük vesikalık.

Adam fotoğrafın sağında, güneş altındaki talimlerden esmerleşmiş yüzünde hayli içten, memnun bir gülümseme; adeta kapıdan girdiği gibi kadın şefkatiyle etrafı sarıldığı için yüzüne kan gelmiş. Yalnız şu telaşta bile ihmal etmemiş, elinde desenli, porselenden bir kutu tutuyor. Belli ki annesinden hatıra olsun diye alıp götürmüş veya başka bir manevi değerihayatı pahasına ayakta tutmayı simgelesin diye onunla beraber bunca yolculuk etmiş. Şimdi bu karede, özenle ve biraz da anlamsızca salonun orta yerine çekilen masanın üstünde, hatıralar geçidinin son parçası o kutu. “Seni de unutmadım anacığım” kutusu.
Kayınvalidenin öbür yanında oturan ve aradaki hasretin hala tam olarak sona ermediğinin farkındaki gelin, belli belirsiz surat asıyor. Yine de bir gece önceden sarılmış saçları, makyajlı yüzü, boynuna önemli günlerde taktığı üç sıra hakiki inci kolyesi kocasının dönüşüne duyduğu hevesi gösteriyor. Fotoğrafçıya doğru doğrulttuğu kör bakışlarında “Herkes gitse de kavuşsak” sabırsızlığı.

İşte bu fotoğraf tüm bunların belgesidir. 

Elmira 

Hiç tanımadığı  insanların bilmediği  halleri konusunda  şeyler yazmaya çok hevesli olmasak bu işlere kalkışmazdık elbette ama,  şu fotoğraf cesaretimi bütünüyle kıranlardan. 
Öyle bir durum ki şu masanın etrafında olanlar,  bir iki  üfürük bilgi kırıntısından başka söyleyecek  şeyim yok. Daha önce böyle bir şey görmedim maalesef. Bilinmedik bir sosyal davranış, bir moda  gibi. Şimdilerin pek revaçta sehpa ortasındaki nesne etrafına hafifçe dolanarak biçim verilmiş  örtü türü bir  "şekil"  var sanki orada.
İnce tüylerden  süsün önündeki bir dizi fotoğrafın genç  üsteğmen ve genç kadına ait olduğu anlaşılıyor. Stüdyoda çektirilmiş fotoğrafta da aynı inci dizilerini takmış.   Arazide çekilmiş, tüylerin tam önündeki büyükçe fotoğrafta ise  manevra kayışlı, kepli ve güneş gözlüklü  bir grup genç asker var. Soldaki daha eski döneme aitmiş gibi görünen bir üniforma giymişken, sağda ayakta duranın üzerinde 1947'den sonra orduda kullanılan "Ike Jacket"e benzer  veya tulum gibi bir şey var.  Aynı üniformayı  "esas" fotoğraftaki subayın üzerinde de görüyoruz. Sokakta  giyilen bir üniforma değil de;  arazide , garnizon içinde giyilen bir şeye benziyor. 

Ama tüm bunlar bana;  masa üzerine fotoğraflar, tüyler ve teneke bir kutu konularak çektirilmiş şu fotoğrafa nelerin gizlenmiş olduğun, gizlenenlerin  kime ne söylediğini açıklayamıyor. 

BvP 






15 Aralık 2012 Cumartesi

Yüzsüz Adam / Kestim Aldım


Kestim Aldım 


Gözden düşen,  ilişkilerin eskisi kadar tat vermez olduğu, hatta akla geldikçe tuz ruhu içmişçesine mideyi yakan insanları toplu resimlerden çıkarmak pek yabancısı olunan bir şey değil. Fotoğraflar üzerinde oynamak Stalin dönemi propagandacılarının da pek sevdiği bir uğraşlardan biri. Örneğin, otuzlarda Sovyet gizli servisinin başında olup, devrime zarar veriyorlar/verir olabilirler/ ya verirlerse/belki de vermişlerdir nerden biliyoruz he? Demek suretiyle kim bilir kaç bin insanı akıllara ziyan yöntemlerle temizleyip, "baskın karakter özellikleri insancıllıklarıydı" diyemeceğimiz yoldaş Stalin ve yoldaş Molotov’un bile yüreğini bunaltan Nikolai Yezhov temizlenip yerine Laurenti Beria geçtiğinde,fotoğraflardan da siliniyor. Sırası gelince Beira'da  temizleniyor, merak etmeyin. Haaa, yeri gelmişken; Yezhov’da kendisinden önceki şef Yagoda’yı temizliyor! Sürekli bir temizlik hali  işte. 


Bizim fotoğraftan temizlenenin bu denli büyük günahları olduğunu sanmıyorum. Yine de, solundaki hanımefendi’nin midesini tuz ruhu içmişçesine yaktığı kesin. Yüz ifadesinden kolayca anlaşılıyor zaten. Temizliği gerçekleştirenin de o olduğuna inancım tam. Ne denli bunalmış ki, zarif ve dikkat çekmeyecek bir yöntem üzerine kafa yormadan, ince bir makas (şu tırnak kesmek için kullanılan ucu sivri, hafifçe yukarı kalkık olanlardan) ile halletmiş işi.  Fotoğrafın  çok önemli bir anı belgelediğini düşünüyorum. Tümüyle yok etmek yerine, sadece can sıkıcı öge ayıklanmış. Acaba o anda, o fotoğrafta yer alan diğer kişiler de zihinlerinden bu şekilde kesip çıkarabildiler mi şu kareden zorla çıkarılanı? 

BvP 



Yüzsüz adam!
Fotoğraftan çıkartılması tesadüf değil; büyük ihtimalle kelimenin her iki anlamıyla da yüzsüz bu adam! Daracık bir alandaki manevra ustalığa bakacak olursak, manikür sırasında kullanılan ucu incecik et makası marifetiyle fotoğrafı kesen elbette ki bir kadın. Doğal olarak, bu işi yapanın kol kola oturduğu hanım olduğunu düşünüyorum (ki kadının kolları üstten kavrayan olduğuna göre demek bu ilişkide daha özveride bulunan, peşinden koşturan zaten hep kadın tarafı oldu). Canı nasıl yandıysa, kavga-dövüşle ilişkileri bittikten hemen sonra, yüzsüz adam henüz yatak odasından pılısı pırtısıyla henüz temelli ayrılmadan belki, küçük bir pikaptan yükselen nağmeler ve Türk kahveleri eşliğinde bir çay bahçesinde, sol tarafta kaldığını tahmin ettiğim deniz manzarasına karşı keyif ettikleri günün fotoğrafından adamın yüzünü alelacele ayıkladı.


Maalesef, gerçek hayatta olduğu gibi, yüzü çıkartılıp siyah beyaz fotoğrafta güneşli bir günün aydınlığına karıştırılsa, unutulmaya bırakılsa da, hantal vücutlarıyla fotoğrafların bir yerinde yayılıp,  filtreye dayanmış sigaranın son nefeslerini öngörülemeyen sinsi planların tebessümüyle içine çekiyor bu yüzsüz adamlar.
Elmira





10 Aralık 2012 Pazartesi

Balıklıova'da Dehşet / Balıklıova'da Üç Yabancı



Tahmin edileceği  gibi, bu işlere soyunmuş biri olarak koleksiyonumda epey fotoğraf var.  Fakat bu kadar garip olanı pek az (Belki de tuhaf fotoğraflar serisi de yapmalı). İlk bakışta normal gibi görünen bir an bu… Dar, ufak koyun kıyılarından birinde  sigara içen iki genç adam.  Belki de deniz bile değil;  kıyıya yakın bitki örtüsüne bakılırsa ufak bir göl kıyısı diye düşünmek daha uygun. Ama bütün bunlar pek önemli değil,  esas önemli ve anlaşılmaz olan; şu Orhan Kemal’in gençliğini  veya  40’ların Amerikan filmlerinden fırlamış dedektifleri andırır  genç adam ve duruşu, kareli gömleği, elindeki  komik plaj çantası ile bu iki adamın bir arada, aynı karede yer almaları. 

Aynı fon önündeki tek tek fotoğrafları bile muhtemelen bu denli garip gelmeyecekti. Ama şu halleri ile, deniz kıyısında işlenmiş feci bir cinayeti araştıran, birbirinden karakter ve  cinsel tercih itibarı ile epey farklı iki dedektifi  canlandırdıkları  bir filmin setindeler sanki (… Sabahtan beri  Balıklıova’da, üzerine eskice bir çarşaf örterek sineklerin hücumundan korumaya çalıştıkları cesedin başında sigara içip, kendi aralarında sessizce konuşarak  Karaburun’dan gelecek müddeiumumi’yi  bekleyen iki görevli olmaları pek ala mümkün.  Kareli gömlekli olan Adli Tıp Mütehassısı Kız Vasfi. Diğeri de,  İzmir Emniyeti Cinayet Masası komiserlerinden meşhur Fişek Celal. Manisa Lisesinden arkadaş, iyi dostlar olduklarından genellikle bu tür işlerde beraber görevlendiriliyorlar…) ne bileyim ben?.
 
BvP 





Balıklıova’da üç yabancı

Bu iki adam ve karşılarında durup fotoğrafı çeken üçüncüsü, çocukların yarı çıplak suda oynadıkları sıcak bir günde, Balıklıova’da, giyimlerindeki ciddiyetten ve sağdaki adamın elindeki çantadan da anlaşılacağı üzere kısa bir süre içinde gerçekleşecek bir şeyi, birinin gelmesini veya bir yere gitmeyi sıkıntıyla bekliyorlar. Eski detektif filmlerindeki kritik sahnelerde olduğu gibi neredeyse poz kesercesine birinin objektife, diğerinin yapılacakların hesabıyla uzak ufuklara bakması o ana gizem üstüne gizem yüklüyor. Bu esnada kazara kadrajın içine giren, bazısı keyifle uzanmış ve bazısı koşturan çocuklar ve uzakta yanaşan sandal, bu üç adamın beklediği her neyse onun yerli halk için çok da bir şey ifade etmediğini, tembel günlük yaşantının düzenini en azından şimdilik, doğrudan bozmayacağını gösteriyor.

Elmira


30 Kasım 2012 Cuma

Taksim Anıtı

 
Cumhuriyet sonrası kentsel değişimin önemli simgelerinden Taksim meydanı ve onun odağı anıt, yapıldığı günden beri İstanbul’un kolektif belleğinin önemli bir parçası. Kamu ve bireye ait olayların merkezindeki her simge gibi  o da değişmez şekilde, çok uzun sürelerde tekrarlanarak kullanılıyor.
Elimizde “bu tekrarın en basit ve kayıt edilmiş hali” olarak adlandırılabilecek bir dizi fotoğraf var.  Sıradanlığın en düz halleri ve hiç biri doğal değil. Anıt önünde hareketsizce durulanı da var,   Mis Sokaklı Fotoğrafçıların icadı, “yürüyormuş gibi” mizansenlisi de. Aradan bunca yıl geçtikten sonra sevimli ve anlamlı geliyorlar. Ama hayır, çoğunda anlam göremiyorum. İlginçlikleri bir taraftan arka plana aldıkları anıtsa, diğeri de bu kadar sıradan oluşları  galiba.  Bence serinin en ilginci “Ağabeyim Danyal ve Biz”. Yalnızca onda simge ve anlamlar okuyabiliyorum. Ağabeyin ortama yabancı ama eğreti olmayan duruşu, Kentin kendisine sunduğu olanakları değerlendirip (dolma kalemle, doğru imla – özel ismin büyük harfle yazılması- doğru yazılı “ağabey” kelimesi)  başarıya ulaşmış kardeş. Konumunu bilir ama birlikte başarmışlığın gururuyla fotoğrafta yer alan mutlu eş. Tüm bunları görebilmek mümkün.
Mis Sokak ile ilgili de birkaç söz: Anlaşılan anıt çevresinde saf tutan “şipşakçı” lar çektikleri fotoğrafları Beyoğlu’nun girişindeki sokaklarda kurulu stüdyolarda bastırıp sahiplerine veriyorlardı. Hemen hepsinin arkasında kaşeleri var. “Foto Amber” 14, “Foto Vasıf” 11, Bay M. Ardıç’a ait, ama kaşeden adını okuyamadığımız stüdyo ise  Mis Sokak 9 numarada hizmet veriyor.  Listenin dışındaki tek fotoğraf Danyal’ın kardeşinin tercihi olan Bekar Sokak 11 numaradaki “Foto Gülen”.  Gerçekten de, bu gün hala İstiklal Caddesine açılan bu  meydana yakın sokaklarda az da olsa fotoğraf stüdyolarına rastlamak olası.
BvP




Şehirlerin birer apartman dairesi olduğunu farz edersek, meydanlar bu apartman dairelerinin misafir odalarıdır. Önemli günler ve haftalar süresince, tören ve kutlamalara hazır, anıt önleri çelenk ve vatandaş tarafından birkaç saat sonrasında yerinden tutam tutam sökülecek çeşitli çiçek aranjmanlarının bırakılmasına uygun, gerekirse trafiğe ve günlük telaşa kapalı vaziyette, temiz tutulmalıdır. Fakat, öyle ya, misafirin kimi türlüsü davet beklemez, aniden patavatsızca uğrayıverir. Üstelik bazen bir de içlerinde bulundukları anı eğri büğrü kadrajlarla sonsuza dek dondurmakta ısrarcı davranırlar.
Bu tür fotoğraflarda, asıl mesele fondaki anıt, meydan, açıklık, bahçe, kurum, bina değil de, önündeki kişinin o şeyle ilişkisini zamana karşı tasdik ettirmesidir. “Ben unutsam da, sen bana unutturma” demektedir fotoğrafı çektirmek isteyen, fotoğrafına. Odağın dışında kalmış bir detay haline gelen mekân, kötü profiliyle arkada süresiz belirmeye mahkûm, poz vermesini zaten beklemeyen bir objektifin önünde kasılıp öylece kalakalır.    
Elmira

Taksim Anıtı Önünde Çocuklar, Ekim 1930
Serideki en eski ve baskıkalitesi göz önünde bulundurulunca, muhtemelen bir amatör tarafından çekilip basılmış tek örnek. Arkasında kaşe, baskı numarası vs yok. Dolmakalemle yazılmış “Taksim abidesi önünde 27/XI/930 Perşembe” yazısı okunuyor.
10-11 ve 7-8 yaşlarındaki iki çocuğun görüntüsünün Anıtı engellememesine özellikle dikkat edilmiş gibi. Anıtın 1928’de açıldığını ve çok kısa bir zaman geçmiş olduğunu düşünürsek aslında oldukça doğal bir dürtü bu. Sadece, iki yandaki çeşmelerin parçası olarak tasarlanan ama inşaat sırasında bu işlevleri iptal edilen zemin hizasındaki yalaklardan birini tam göremiyoruz. Arkada kameraya bakan bir kadın ve çocuk görünüyor. Anıtın arkasında, solda ise (Taksim gezisinin sağında, bu gün Anıtla Atatürk Kültür Merkezi arasındaki açıklıkta) döneme ait fotoğrafların çoğunda topçu kışlası ile birlikte görünen büyücek bir yapı var.Beyaz renkte yay biçimli, alana sınır oluşturan ve dönemin modern mimarlık anlayışına göre yapılmışa benzeyen bu bina hakkında maalesef bilgim yok.

BvP

Taksim Anıtı Önünde Genç Erkek - Öğrenci?, 1950'ler
 
Taksim Anıtı Önünde Subaylar, 1950'ler
Taksim Anıtı Önünde Genç Kadınlar, Mart 1952

1950’lerde çekilen fotoğrafların çoğunda rastladığımız; gülen mutlu insanlar ve her nasılsa hep şık, zarif kadınlar.
Kısa ceketin kumaşı ,oturuşu usta bir terzinin elinden çıktığını gösteriyor. Çanta, beyaz çerçeveli güneş gözlükleri, güderi eldivenler o yılların İstanbul’unda ulaşılması zor ve çok rafine aksesuarlar. Tünelde bir butikten, belki bir Avrupa seyahatinden alınmış. Ancak her nereden alınmışsa;  uyumla bir araya getirilmiş, yakıştırılmış.
Perapalas’ta çaya, belki Rejans’ta yemeğe gidilmiş, yada Taksim belediye gazinosuna gidilecek. Demokrat parti iktidarının ilk yılları, savaşın sona ermesinin getirdiği psikolojik bir rahatlama,evet ülke belki genel olarak çok ta refah içinde değil ama, ne zaman oldu ki? İnsanlar bir şekilde mutlu, yüzler gülüyor.  İktidar tarafından pompalanan Amerikan tarzı  gündelik hayatı etkiliyor, hafta sonları çaylara, dans partilerine gitmek moda. Üç sene sonra Hilton’da bin bir tantanayla Elmadağ’da açılacak…
 
Bu arada Türkiye  yavaşça  80’lerin ortalarında sürecini tamamlayacağı, köklerini tümden sarsacak derin bir sosyal, kültürel çöküntüyle sonuçlanacak yolculuğuna hazırlanıyor. Taksim’in ortasındaki Cumhuriyet anıtı da bulunduğu yerden 6-7 eylül olaylarını, kanlı bir mayısları, askeri darbeleri seyretmeyi, yakın tarihimize sessizce tanıklık etmeyi bekliyor.

Batur

 

Taksim Anıtı Önünde, Ağabeyim Danyal ve Biz, 1957
Önder Şenyapılı’nın 60 ve70’lerin kentlileşememe sürecini anlatan bir kitabı var. “Kentleşemeyen Ülke, Kentlileşen  Köylüler”. Bu resme her bakışımda ise 40’lar ve 50’lerin kentleşebilen ve bundan gurur duyan  köylüsünü görüyorum.  Endüstrileşememiş; kentli işçi sınıfı, ticaret burjuvazisi yetersiz ve o açığı göçle kapamaya çalışan her ülke gibi, bizim kentli nüfusun da “köyü” ile ilişkisi henüz çok taze ve bu ilişki doğal olarak  ne kent ne de bireyler açısından her zaman mutlu ve uyumlu değil.
Fakat bu fotoğrafın çekildiği dönemlerde kent ve köy arasındaki geçirgenliğin daha  fazla olduğu anlaşılıyor. Kente geliş,  oyuncusunu bekleyen rollerden uygun olana çarçabuk uyum sonraki yıllara kıyasla  daha kolay olmuşa benziyor. Sözünü ettiğim o yakınlık kentin sakini olmayı tercih edenleri kendi aurası içinde yoğurma, şekillendirme gücünü de arttırmış olmalı. Köy, taşra ve büyük kentin yukarıya doğru geçirgenliği yükselişin aktörlerine halen fayda, haz ve gurur sunabiliyor. Ben de bu gururu -belki bir pazar öğleden sonrasında- “ağabeyim Danyal”a kenti gezdirişte okuyabiliyorum.
 
BvP

Bu fotoğrafa bakılırsa; kentli olmaktan gurur duyan köylüden, kenti köye çevirmekten gurur duyan köylüye geçişe daha çok var.
 
Batur
 
 
 
 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Gelin olmuş gidiyorsun / Sekiz Ağustos Dokuz Yüz Otuz Altı





Dokuz yüz otuz altı senesi ağustos ayının sekizinci günü.  Evin asmalar, çiçeklerle dolu güzel  bahçesinde  yakın çevresi ile gelin ve damat.
 
Evin küçük kızları olan ikizlerden hiç olmazsa bir tanesinin kendine uygun kısmet bulması ev ahalisini şenlendirmiş, bu babasız ailenin erkeksiz kalabalığı yıkık dökük konağın arka bahçesinde bir köşeye koydukları küçük halının etrafında, iki sandalye üstüne oturmuş gelin ile damadın etrafına toplanmışlar. Ortadan ayrılmış briyantinli saçları, parlayan boyalı pabuçları ve uygunsuz bir neşeyle yaprakları saçılmış yaka çiçeği ile damat, belli belirsiz yumuşak bir ifadeyle kameraya bakıyor. Gelinin evliliğe hevesi, damadın üstüne bastırdığı sağ kolundan belli; belki de aileden çekindiğinden müstakbel kocasının elini tutamamış, koluna girememiş.  Zıpır mizacına uygun şekilde duvağının süslü bandı başında eğri vaziyette. Kardeşleri gibi dudaklarına koyu kırmızı, vişneçürüğü rengi bir ruj sürmüş bu küçük kadın, sırada dizleri üstünde oturmuş kız çocuğunu saymazsak fotoğrafta dişleri görünerek gülümseyen tek kişi. Küçük, kibar yüzüne yayılmış ince dudaklarının gülümsemesi, onu olduğundan daha çocuksu gösteriyor.

Fotoğrafın sol baş tarafında kalan ikiz kız kardeşi başını hafifçe öne eğmiş; kardeşininkinin tıpatıp aynısı dudaklarının iki köşesinde muzip bir gülümsemenin hemen öncesinde görülecek bir yukarı kıvrılış. Adeta sırtını döndüğü ve böylece kompozisyondan ayrıldığı için fotoğrafa sonradan yapılmış bir ilave gibi duracağı pozunda, büyük ablası ve eniştesi arkasında kalmış. Bu durum giysisiyle ilgili şu gözlemi daha kolay görünür kılıyor: Evli ablanın belki de güzel bir mağazadan satın alınmış parlak kumaştan elbisesinin basit bir versiyonu onun için evde dikilmiş. Yakanın işlemesi, ablasının omuzlarını açıkta bırakan kol modelinin özeni onunkinde görülmüyor; mat kumaş üzerine kolları kelepçelemiş, yakası büzüş büzüş bir elbise onunki.  Yalnız, ablasından daha gösterişli durmuş olsa da, herhalde ablasının kayınvalidesi tersini düşünüyor ki karşı köşedeki gelinini süzerken poz vermeyi unutmuş.

Elmira.



Genellikle  düğün fotoğraflarının  odağında  kovandaki kraliçe arı görkemi ile  gelin olur. Günün önemi saçına, makyajına giydiğine yansır, bu kadar özen gösterilen her kadının çok güzel olduğunu, hiç olmazsa görüneceğini biliriz. Bazen de bu rol ister istemez başkaları tarafından çalınır, çalınması kaçınılmaz olur. İşte bu da öyle bir fotoğraf. Çizgili smokin pantolonu, yakasında çiçeği ile  yakışıklı damat  ile  sevimli ve zarif gelin, (ancak “sevimli” sıfatı aklıma geliyor nedense) maalesef sol başta  keskin bakışları ve  çapraz bantların çekici hatlarını vurguladığı  şık elbisesi içindeki genç kızın güzelliği karşısında  -belki de hak etmedikleri ölçüde- sönükleşiyorlar.  Bu kız gelin’in iki kardeşinden küçük olanı galiba. Kaş ve dudak benzerliklerine bakarak, büyük ablanın da kocasının yanında,  soldan üçüncü olduğunu düşünüyorum. Küçüğün kol ve boyundaki süslemelerin aynısı onun üzerinde de var. Gelinin en yakınları oldukları için de çok daha özenli ve gösterişli elbiseler içerisindeler.
Belki evin kolayca görülebilen ve bahse değer  ince çıtalardan yapılmış giyotin kafeslerinden, küçükler düşmesin diye yan duvarına ağ gerili  havuz ve  yere serili güzel halıdan da söz etmek gerekli ama ben de gözlerimi şu sol baştaki parlak ışıktan  alamıyorum bir türlü!
BvP

 
 

21 Kasım 2012 Çarşamba

Samuel Beckett İstanbul'da veya Karizma

Yeni Evli Çift ve Yakınları Düğün Yemeğinde Aile Büyüğü İle, 1950'ler. 

Bu fotoğrafı Elmira’ya “Samuel Beckett İstanbul’da”  diye etiketleyip göndermiştim. Fakat şimdi bakıyorum da, daha fazlası var. Bu günün üzerinde çok çalışılan, her anı her dokunuşu, hesaplı kitaplı  “karizma”sı, “imaj”ı epey  cüce ve çapsız, şu sandalyede sakince oturanın karşısında. Büyük ihtimalle böyle bir kavramdan haberi bile yok.   Geriye doğru taralı saçları, iyi dikilmiş kruvaze takım elbisesi ile saygı duyulan büyük rolü rahatça oturuyor üzerine. Bele sokulu kravatı ayakta iken ilikli durması gerekli  kruvaze cekete bağlıyorum.  
Çocuksu yüzüne iliştirili ince bıyığı,  birbirine yakın gözleriyle ilkokul müsameresinde yetişkin rolüne çıkmışı andıran damat bir parça sönük kalıyor kaşları ve üst dudak yapılarından akraba – baba, oğul?- oldukları kolayca anlaşılan bu iki etkileyici erkeğin yanında. Ayakta duranın şık smokini,  ailenin çok yakını, düğün gecesinin  önemli rollerinden birinin sahibi olduğunu düşündürüyor. Belki de gelinin ablasının kocası. O da “Kayınço”su olan genç bir adam artık.
BvP