15 Kasım 2012 Perşembe

Otobüs Hikayeleri I



Yetmişlerde İskenderun’da yaşayan anneannem ve onun, bir gözünün cam oluşu yüzünden  aile arasında tatsız bir acımasızlıkla “yarımporsiyon”  olarak adlandırılan kocası senede bir kere uzun bir otobüs yolculuğu ile bize gelirlerdi. Bu ziyaretleri , özellikle “yarımporsiyon”un gelişini iple çekerdim. Türkiye’nin o yıllarında otobüs yolculukları bile önemli olaylardan-dı. Anneannem yakasız, ince merserize kazağı, yarımporsiyon  kusursuz ütülü bembeyaz gömleği ve takım elbisesi ile otobüsten iner, onlara  bir sürü  düğme ile ilikli – elbette -  bembeyaz kılıflı iki adet bavul eşlik ederdi. Hemen her zaman,  bana vermek üzere yolda kendine ikram edilmiş uçuk mavi,  üzerinde otobüs şirketinin adı ve amblemi olan iki adet  uzun çiklet olurdu.

İskenderun 1950.
Yarımporsiyon ve ailesi.
İlk evliliğinden çocuklar,
 anneannem, babam, annem
Bir kere de İstanbul’dan Elazığ’a otobüsle gittiğimizi hatırlıyorum. O yılların birbirine rakip iki otobüs markasından “o302”lerin yerine Magirus – Deutz, “havalı apollo”  kullanırdı,  taa Elazığ’a kadar giden Hazar Turizm. Arka kapının üzerinde pleksiglass bir plakette“Havalı Apollo” yazar, ortasına da yağlıboya ile  fiyakalı bir “V8” oturtulmuş olurdu hep.  Sekiz silindirli hava soğutmalı  motorlar üreticinin övünç kaynağıydı.  Süspansiyonları makaslı olmayıp pnömatik körükle destekli  bu otobüslerin esas “havalı” özelliği buradan geliyordu galiba. O körükler sıkça arıza yapar veya patlar, otobüs ön tarafı garip bir şekilde öne doğru kapaklanmış olarak yolda kalırdı.  Ayrıca, kabin içi ısıtma sistemi (kalorifer) için gereken ayrı bir motor işleticiler için ayrı bir masraf kapısıydı ve düzeneğin yeterince ısıtmıyor oluşu da ek bir sevimsizlikti… Yetmişlerin sonlarında, seksenlerin başında artık kullanılmaz oldular. Diğer  marka pazara tümüyle egemen oldu.

Ne türden seyahat olursa olsun; başlangıcı, sonu veya herhangi bir anı albümlerde en çok rastlanılan fotoğraf türü. Maalesef ne annemin annesinin ve de yarımporsiyon’un  bu tür seyahatler sırasında çekilmiş fotoğrafları yok. Ama başkalarının var:


Ankara O. 27 357 



Annem bir O3500H Magirus Deutz  önünde.  Arkasında tarih yok, fakat araç plakası  fotoğrafın 1962 yılında veya önce çekilmiş olması gerektiğini söylüyor. Bu tarz plakalar (il adı ve aracın niteliği; H: hususi, T:Taksi, O:otobüs gibi… ve rakam) o tarihten itibaren yerini il kodu-iki harf-üç rakamdan oluşanlara bıraktı. Fazla bir detay yok. Sağ elindeki güneş gözlüğü, burnu açık ayakkabıları, açık renk  çantası ve kısa kollu giysisi yaz mevsiminde çekilmiş olduğu söylüyor. Sağ bileğinde o hatırladığım, kalın altın kordonlu küçük saati var.

Bütüne bakınca, bu fotoğraf 1962’de, inanılmaz bir hovardalıkla çıktıkları ilk Avrupa gezilerine ait olabilir. Bu ve daha sonraki yıllarda çıkılan ve popüler Avrupa kentlerinden alınmış ucuz anı eşyaları (plastik gondollar, demir perde ülkelerinden alınma, yerel giysileri içinde, acemice üretilmiş bebekler) ile dönülen hem anlamsız  hem ciddi paralara mal olan bu yurtdışı gezileri ileri yıllarda  ağabeyimin ve benim epey sinirimize dokunacak, halen arada yapılan; ana konusu ailemizin yetersiz parasal kaynaklarının nasıl çarçur edildiği ve babamın zamanına göre iyi para kazanmasına rağmen neden servet birikimi yapılamadığı konulu öğle yemeği sohbetlerinin ana konularından olacaktı.

İnternetten Başka Bir 03500H  Hatırası.
Bu da 60'ların  başları olmalı. 

Otobüsün bir Magirus-Deutz O3500H olduğu belli, ama ne yazık ki  fotoğrafın gösterdiği alanda  işletmeci ile ilgili bir bilgi yok. Görünen sadece Bay Conrad Dietrich Magirus’un, Ulm’deki Gotik katedralin ince uzun ve görkemli silüeti ile Magirus’un  “M”sini birleştirerek  tasarladığı amblem.   Bir de onun hemen üzerindeki – büyük ihtimalle – kabin havalandırmasına  ait kapak. 









CIO-337

Hangi Anlamsız Orta Avrupa Kenti?
1969-1970

Yine bir anlamsız Avrupa seyahati. 1969 veya 70 olmalı. Babam, annem ve ben. Fotoğrafın arkasında tarih yok; ancak giysilerden, arkası dönüK adamın trençkotundaki dalgalanmadan, annemin hafifçe dağılmış boya sarısı saçlarından rüzgarlı bir sonbahar günü olduğunu saptamak hiç zor değil. Ne o günden, ne de yolculuktan geriye hiçbir şey kalmamış hatırımda. Esasen  neden  dahil  edilmiş olduğum da benim için halen meçhul. İki renk ayakkaplarım, üzerine gömlek yakaları yatırılmış önü ilikli blazer ceketimle orada ne işim var?
Kimbilir hangi orta Avrupa kentinde harekete hazırlanan otobüslerin önündeyiz. Adet yerini bulsun diye yapılan bir şehir turuna başlanacak belki.  Ya da başka bir sıkıcı kente gitmek için yola çıkmak üzereyiz.  Bunlar şehir içi otobüslerine benzemiyorlar. Önünde durduğumuz otobüsün sağında, camın altındaki  “CIO-357” yazısından başka bir şey görünmüyor. Otobüsün önündeki amblemi bile tahmin edemiyorum.  Sağımızda duran otobüsün bir “Setra”, daha doğrusu bir  “Setra S9” olduğu anlaşılıyor.  

Setra S9, İnternet

BvP 






13 Kasım 2012 Salı

Otobüs Hikayeleri II


Gazanfer Bilge[1]  28.10.1967



Günümüz otobüs yolculuklarını düşününce o zamanlar fönlü, özenle topuz içine yerleştirilmiş, uçları kıvrılmış saçlarla ve şık giysilerle (hele beyefendinin yaka mendili ve iç yeleği dâhil eksiksiz takım elbisesiyle) yolculuk yapıldığını görmek insana tuhaf geliyor. Saçların, başların bu denli yapılı olması yüzünden, kim bilir belki de bu kadro otobüsten indiği gibi doğrudan bir düğüne katılacak diye düşünüyorum (yakada, böğürde, kulakta, parmaklarda fazla takı olmadığından, aslında bu fikrim sallantıda).

Tümüyle babasına çektiği için fiziken hiç benzemediği, ve fakat bir örnek ayakkabılar giydiği annesi ve teyzesi ile birlikte bu geziye katılan genç kız, onların aksine ten rengi, ince çorap değil de, beyaz renkte görece kalın bir külotlu çorabı tercih etmiş. Yeniyetmeliğini göz önüne alırsak annesinin henüz ağdayla almasına izin vermediği ince tüyleri saklıyor olsa gerek. Adama kesin şekilde sırt dönmüş siyah giyimli kadın, baldız olmalı. Beden dilleri, fotoğraf çekilene kadar üç kadının birbirine dönük sohbet ettiğini, adamın ise onlara uzak bir noktada sigarasını içip diğer mola verenlerin soğuk meşrubat satın aldığı kafeyi süzmekle zaman geçirdiğini gösteriyor.

Elmira



Otobüs arkasında çektirilmiş hatıra fotoğrafı, muhtemelen bir mola yeri  [2].  

Arkada  Opel Kapitan modeli bir arabadan çıkan sürücü, orta halli şıklıkta üç bayan ve beyefendi  Gazanfer Bilge otobüsü arkasında fotoğraf çektirmişler. Ekim ayı sonu  olmasına rağmen, hava ılık ve güneşli. Ortadaki iki bayan güneş gözlükleri  takmış, soldaki genç kadın ise güneşten korumak için gözlerini kısıp başını eğiyor. Mola yerinde olduklarından artık iyice eminim. Kadınlar el çantalarını otobüste kalmasın diye almışlar ancak, üstlerinde kalın giysiler; palto, ceket vb  türü ağır giysiler yok.  Otobüsün modelini tefrik edemiyorum. Dik  hatlar,  ince dikdörtgen stop ve  sinyal lambaları  Mercedes O302’yi çağrıştırsa da,  302’lerin  camları tek parça arka camları yerine  bu otobüsteki arka cam iki parçalı. 

BvP




..................
[1] Avrupa şampiyonu ve Türkiye’ye 1948’de ilk olimpiyat altın madalyasını kazandıran serbest güreşçi. 1960’lardan başlayarak seksenlerin ortalarına kadar kendi adını taşıyan otobüs şirketi ile kara yolu yolcu taşımacılığında önemli bir oyuncu oldu.

Bir dönem ünlü güreşçiler nedense hep otobüs işletmeciliği yaparlardı! İzmitli Adil ve İrfan Atan kardeşlerin “Atan Kardeşler”, Samsun Çarşambalı, iki olimpiyat altın madalyası sahibi Mustafa Dağıstanlı'nın “Dağıstanlı”, Ağır Siklet güreşçisi Murat Hersekli’nin “Şampiyon Hersekli”si gibi… 

[2]Gazanfer Bilge ve diğer otobüs şirketleri İstanbul Ankara arasında, Düzce’de yine bir güreşçiye, Hamit Kaplan’a ait “Düzce Olimpiyat Dinlenme Tesisleri”nde mola verirdi. Ama burası Düzce’mi emin değilim. 







Ağustos 1978

o302 Önünde. Ağustos 1978.


Büyük teyzemi ziyaret etmek için bazı seneler 15güntatil dediğimiz Şubat tatilinde çoluk-çocuk demeden yola dökülür, Ankara’ya giderdik. Birbirine çok düşkün üç kız kardeşin nihayet buluşmasının heyecanı ve neşesi, yolculuğun genel havasına da sirayet ederdi. Sonraları sadece otobüsle gidilecek olan bu yolu,  önceden birkaç kez kuşetli vagonda, gece trenleri vesilesiyle de kat etmiştik. Kuytu yerlere sığınmayı, buraları evim gibi benimsemeyi sevdiğimden, kuşetli vagonda annem ve küçük teyzem daldan dala atladıkları sohbetle sabahı ederken, kısık kahkahalarla kesilen bu mırıltıların fonunda,birbirine monte edilmiş ve gıcırdayan demirlerin üstünde titreyen yataklarda uyumaya bayılmıştım. Gerçi sonradan alışkanlık edineceğimiz üzre, otobüsle Bolu Dağı’na çıkıp Varan tesislerinde kar manzarasına buğulu bir camdan bakarak domates çorbası içmek de hoşuma gitmişti.

İlerleyen senelerde büyük kuzenim kendine bir fotoğraf makinası alıp iki kız kardeşin üçüncüye gidişlerindeki neşeli anları, annemin elleriyle yüzünü kapatmış, gözlerini tamamen yummuş, kasılarak kahkaha atışını, sigara ardına sigara yakışlarını, birbirlerinin omuzuna dokunarak bir şeyler anlatışlarını görüntülediği fotoğraflar aklıma geldi şu fotoğrafa bakınca. Kadınların birbirinin yanındaki rahatlığı, aralarındaki bağın gücü, ayıp olur diye çekinmeksizin otobüs önünde çıkartılıp kenara atılmış bir çift ayakkabıdaki o samimiyet, fotoğraf çekilmeden önce konuştukları şeyin tortusu üzerlerinden kalkmamışken, o muzur gülümsemeleri... İnsanın o sohbetin içine kıvrılıp, aynı kuşetli vagondaki küçüklüğüm gibi, sıcak nefesleri kendine yorgan ederek uyuyası geliyor.

Elmira


Yetmişlerin bir başka efsanesi Otomarsan  O302. Fotoğrafın dışına devam eden uzun bir kanopi,  arkadaki paralel sıra ve  yol dokusundaki özen yüzünden gümrük girişi veya çıkışı olduğunu düşündüren –uzunca- bir  bekleyiş sırasında neşeli 4 kadın. Soldakinin elinde deri kabı açık bir fotoğraf makinası görünüyor.  

 Hidrolik olmayan, açması çok zor kapı, çıkması o denli zor arka  basamaklar çıkıldıktan sonra sağda; içine kalıp buz konarak içeceklerin soğutulduğu, üstten sürgü kapalı buzluğu göremiyoruz. Buraya  konan buzlar birkaç saatte erir, ince alüminyum kapaklı su şişelerinin şangırtısı seyahat boyunca yolculara eşlik ederdi.  Muavinden istenen bu şişeler boşaldıktan sonra koridor tarafındaki koltukların dibine koyu renkli don lastiği ile tutturulmuş ahşap dokulu plastik çöp kovalarına konur, toplanana kadar onlar da şangırdardı! 

Klima o zamanlar bilinmez, büyük amerikan arabalarında sonradan taktırılan -ve  çok pahalı- klimalar  doğal olarak bu otobüslerde de olmazdı. Tavanda iki yöne de açılabilen üç adet havalandırma kapağı ve yan pencerelerin üst kısmındaki sürgülü pencerelerden olurdu serinletme/havalandırma işi. Pencerelerin aralarındaki dikmelere tutturulmuş perdeler bu sürgüler azıcık bile açılsa çoğunlukla muazzam bir gürültü ve dalgalanma ile pencere tarafında oturanın yüzüne patlardı! Ama Türk insanının yapısı gereği bu havalandırma sistemi ile işi olmadı pek. Mutlaka birilerinin “beline beline” vuracağı ihtimaline karşı, havasızlıktan boğuluyor olsan bile açamazdın (Ağustos ayında olmamıza rağmen fotoğraftaki teyzenin omuzlarına aldığı siyah cekete, “sol ayak rahat” pozisyonundaki türbanlı hanımefendinin tüniğine, içindeki beyaz dik yakalı uzun kollu bluza dikkat edelim). Çok uzun süre boyunca, bu otobüslerde de  kapı pencere kapalı, en ufak bir havalandırma olmadan rahatça sigara içildiğini de hatırlatayım.

Üç yüz ikiler iyi hoştu, yolculuk günün şartlarına göre fevkalade  konforluydu da,  “teker üstü” diye bir kavramdan haberdar olmak, bileti oradan almamak gerekirdi. Bilet eğer telefonla filan alınacaksa mutlak “teker üstü olmasın” diye tembihte bulunulurdu. Ön ve arkada tekerleklere denk gelen koltukların zemini oldukça büyük bir kavisle bezeli olur,  ayakları bu bölümde tutmak 10-12 saatlik yolculuklarda  iyice işkenceye dönerdi. Lastiklerin yarattığı vibrasyon ve ek gürültü de tuzu biberi olurdu işin.

Güzeldi işte  altmışlarda, yetmişlerde otobüsle yolculuk etmek. 

BvP



12 Ekim 2012 Cuma

Atatürk Kültür Merkezi ve 27 Mayıs Anıtı


Taksim Meydanından Atatürk Kültür Merkezine Bakış, 1970'ler


[Anıtlar egemen güçlerin simgeleridir. Başka türlü olamazlar "statue" adı üzerinde.

Anıtlar günü gününedirler birde. Bir acılı olayı, kahramanlığı, zaferi kısaca unutulmayacak günleri, kişileri, düşünceleri simgeler. Bu sahicilikleri onları kalıcı yapar. Yani sahipleri vardır, korunurlar. Öyle kolay kolay heykel yıklımaz, kaldırılamaz. Velek ki egemen güçler değişmeye, ya da çoktan değişmiş olmaya! O zaman ilk iş, nerede olursa olsun heykelleri yıkmaktır. Her gelen eski putları yıkmıştır da.] 

Tan Oral,  Yaza Çize. İstanbul 1998.
Tuhaf kadrajlı şu fotoğrafı çekenin Hayati Tabanlıoğlu eseri, upuuzun sürede yapılıp, kısa sürede yakılan  arkadaki yapıyı mı [*] , yoksa kadını mı önemsediği belli değil.
Ama tuhaf olan bir şey daha var:  Ne yazık ki  kötü bir tesadüf eseri  - belki de değil, bilerek, istiyerek - hasar görmüş dev süngü! Yaşı benimle benzer olanlar çevresine seyrek defne yaprakları dolanmış; kabzası, balçağı ve kan oluğu ile herşeyi tastamam bu ikonu hatırlayacaklardır. Mayıs 1960 sonrası oraya dikilmişti ve demokrasiyi simgeliyordu! Galiba 1980 Eylül’ünü izleyen dönemde kaldırılmıştı.  Kaba bir metaforun belirlediği  “görsel şölen” barış/defne yaprakları  getiren ordu /süngü’nün, niye zemine/vatana saplı olmadığını yıllarca merak ettim. Tekrar bakınca; belki de zeminden/ulusun bağrından göklere yükselişi simgeliyordu… Mütehakkimin kendisine kıyasıya yabancı kavramları nasıl değerlendirdiğinin, plastik algısının maddeleşmiş hali(idi). Şimdi nerelerde acaba?


BvP.
......................... 
[*] Gerçekten uzun bir hikaye. Yapının temeli 1946’da atılır atılmasına ama, temel 1953’e kadar atıldığı ile kalır. Sonunda Bayındırlık Bakanlığı  (1956’ya geldik) Hayati Tabanlıoğlu’na yeni bir proje çizdirir. Nisan 1969’da nihayet tamamlan yapı hizmete açılır.  Açılışta nam olsun diye Çeşmebaşı Balesi, Aida Operası filan sahnelenir… Yirmi üç yılda becerilip ortaya çıkarılan bina Kasım  1970’de Arhur Miller’in  “Cadı Kazanı” oyunu oynanırken yanıp, tarumar olur! Ölen olmaz ama, bina ile beraber IV. Murat adlı oyunun galası için Topkapı Sarayı'ndan getirtilmiş, IV. Murat’a ait  eşyaların bir kısmı da yanar , çocukluğumdan o dönemin gazetelerinde; ağırlık idmanı yaparken kullandığı güllenin fotoğrafını hatırlıyorum. O da  tantuna gitmişti.  Yangının neden çıktığı halen belli değil. Bu tür durumların demirbaşı “elektrik kontağı” filan elbette gündeme geldi. Ayrıca, o zamanlarda pek sevilen başka bir motif vardı: “anarşi ”! "Anarşistler”in işi olabileceği de çok yazıldı çizildi. Fail mail bulunamadı tabii. Olan güzelim binayla, fıkara padişahın eşyalarına oldu.

9 Ekim 2012 Salı

Koca Biladerime Sonsuz Sevgilerimle


Yazlık giysili şık polisin parkın girişindeki kuruyemişçinin sepet veya arabasından külaha ucuz kabuklu yemiş koydurmuş  arkadaşları ile muhtemelen Ege kasabalarından birinin parkında çektirdiği fotoğraf. Yerde kabuk görünmüyor. Çekirdeği ağza götüren elin avuç kısmına toplanmış olabilir. Gittikçe ıslanan ve büyüyen kabuk yığını bir süre sonra iyice genişleyip, el külahtan  alma-ağza götürme işini yapamayacak hale gelince, biriktirilenler ya bir çöp tenekesine ya da yere atılır. Ama bu aşamaya daha çok var.
Evet, Ege olması çok muhtemel; fotoğrafın arkasındaki  “biladerime” yazısı okunabiliyor. “Bilader”; “çiğdem”, “asfalya”, “tantan”, “bööğrek” gibi Ege’ye özgü bir sözcük. Ve O  kasabaların çoğunda zeminlerine mıcır serili,  sık büyük ağaçlı ve   serin  bu parkların hemen hepsinde Kurtuluş Savaşı sırasında o yerleşim alanını, bölgeyi savunurken  hayatını kaybedenler için  dikilmiş bir anıt olur (bunlardan en güzeli ve tipik olanı, bence 1926'da  Aydın'a dikilen). Uluorta girişi engellemek için  köşelerindeki alçak obelisklere, top mermisini andıran nesnelere  tutturulmuş,  ortalara doğru  yere değdi değecek  zincirlerle  çevrili ve  yine obelisk, top mermisi veya üst noktaya doğru bir parça daralan silindirden oluşan, beyaza boyalı genişçe dört beş basamak yükselen  bu mütevazi anıtların üzerindeki isimlerden fazla bir şey öğrenilemez. Tıbbiyeyi bitiremeden Askere alınmış  mülazım-ı evvel  Canip Efendi ve komutasındaki müfrezenin  neler yaparak ve ne için  ölmüş oldukları da zaten yakındaki masalarda sessizce çay içen kasabalıların  artık  umurunda değildir.  Eylül ortalarına doğru bir gün Belediye Bandosu eşliğinde biraz hareket ve gürültü olur o kadar. Oysa bu baştan savma törenler  ve hüzünlü anıtlar Ege’de İzmir ve çevresinden yukarılara doğru, kıyı boyunca 1922 yazsonunda  olup bitenler hakkında hep  bir şeyler söyler.
Nedense  son yıllarda tarzını,  geleneklerini, yemek tariflerini siyaset tarzını, otunu bokunu  pek beğendiğimiz Osmanlı’nın aklına yitik, umutsuz savaşlarda kaybolup giden yüz binlerce insanın doğup yetiştikleri yerde bile unutulup gitmemesi için, mütevazi de olsa bu tür anıtlar dikmek gelmemiş…

BvP.

21 Eylül 2012 Cuma

Mösyö ve Madam Fuat

Alıcısı tarafından "Mösyö ve Madam Fuat" olarak adres edilmiş yaşlıca çift
 evlendirme dairesinde davetliler ve şahitler huzurunda defteri imzalıyor.
İstanbul, Mayıs 1949.

Şapkasının örtmediği gözüyle fotoğraf makinasına hesap sorar gibi bakıyor Madam Fuat, erkeklerle çevrili bir masada, ülkeler arasında imza ediliyormuşçasına ciddiyetle yaklaşılan sözleşmenin asıl tarafı olarak. "Sıkı topuzun içinde zor dizginlediğim saçlarımı salıp, ayna önünde göz altlarıma Avrupa'dan gelen gece kremlerimi sürerken de böyle iştahla çekecek misin beni?" der gibi. 


Elmira

17 Eylül 2012 Pazartesi

Rakı Sofrasında Hüzün




İçki sofrasında oturan şu iki yaşlıca adamın bakışlarındaki hüzün, çaresizlik ve kırgınlık ne kadar iç burkucu. Fotoğrafları çekilirken, şakacıktan da olsa gülümseme gereği duymamışlar.  Mutsuz evlilik, bir baltaya sap olamamış çocuklar, parasal sorunlar ve  geriye dönüp bakıldığında acısı her geçen gün artan hiçlik, boşa harcanmış hayat… Paltoları ile oturuşlarını ayazlı bir gecede tam kapanmayan kapı önündeki masada yer bulmuş olmalarına bağlamak da mümkün elbette, ama macunuyla birlikte defalarca boyanmış pis kapı doğraması ve ucuz kumaştan perdeler  mekanın doğru dürüst ısıtılmayan türden köhne bir meyhane  olduğunu açıkça söylüyor. Arkada masanın altında kovaya benzer bir nesne seçiliyor. Belki de, müşterilerin az da olsa ısınmasını sağlayan bir mangal.
Oturdukları dar masada bir dilim ekmek, basit mezeler ve önlerinde  tek tekçi denen meyhanelerde kullanılan türden, rakıyı susuz  içmeye yarayan küçük kadehler duruyor.  Etiketini göremediğimiz, daha yarısına gelinmemiş dar boyunlu büyük şişede rakı olmalı. Fakat bakışlarındaki bulanıklık hayatlarının büyük bölümünde alkolle haşır neşir oldukları apaçık, işin “erbabı” bu iki adamın önce de bir şeyler içmiş olduklarını söylüyor.
Bu masada neşe, umut yok, mutsuzluk ve hüzün var o kadar. Kırgın, çaresiz bir geceyi neden ölümsüzleştirmek istemiş olabilirler? Arkasına tarih atılmamış, açıklayıcı hiçbir not düşülmemiş, ama kalın porselen tabaklar, sandalyeler, kir tutmasın diye alt kısmı koyu renk boyanmış kapı ve duvar ile, iki arkadaşın giysilerinin, saç ve bıyık biçimlerinin tarihi bin dokuz yüz ellilerin ortalarında bir kış gecesi olarak sezdirdiği o gece neler konuşulduğunu, gecenin öncesini ve sonrasını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bildiğim, yaklaşık elli, altmış yıl sonra bile bu fotoğrafa baktığımda gördüklerimin ve göremediklerimin içimi burktuğu…

BvP.

Gerçek bir ayyaşın aklı da saçı gibi hep karışıktır. Ve burnu, sahip olmadığı hayatın üstünde tütmesinden, hep kırmızı. Vaktinden önce küllenmiş hayallerin hüznünü örtbas edebilen, dargın gözleri ve düzgün kılığıyla içten yanar; edemeyense son bir çabayla herkesi duruma şahit koşar.

Elmira

12 Eylül 2012 Çarşamba

Otuz ortalarında bir düğün gecesi


Geçkince damat ve gelin evde yakın aile çevresi ile. Nikah töreninden  önce çekilmiş  olmalı, üniforma  ile gördüğümüz damadın eline yüzük takılmamış daha. Belki de nikah evde kıyılacak.  
Sağ alttaki küçük kız dışında herkesin yüzünde makul bir ciddiyet ve belli  belirsiz  bir tebessüm - o da kadınlarda -  var o kadar.
BvP.